Öylesine Sinema

Bir Gün Belki Biz De

Yine yorucu bir gündü. Aslında yine demek de pek doğru sayılmaz şimdi. Yorgunluğun baş göstermediği, dertsiz tasasız günümüz yok ki.🥲​ Bazı zamanlar kendime soruyorum. Dünyanın başka bir ücra köşesinde bambaşka bir hayatım olsaydı acaba yine mi böyle olurdu? Yine dertler falan olurdu elbet ama bu kadar da olmazdı sanırım. Biz her şeyi biraz fazla fazla yaşıyoruz inanın. Ve çoğu zaman da bizim dışımızda gelişen durumların yarattığı bir yorgunluk, bir tükenmişlik ve bir umutsuzluk oluyor. İşte bu en kötüsü. Çünkü sorun sen de olsa kendine çeki düzen verir, bir hâl çaresine bakarsın. Çözülür en nihayetinde. Kontrolü sen de olmayan en azından doğrudan olmayan şeyler ise sadece bir hissizliğe neden oluyor. Bu da yoruyor. Hem de çok ama çok yoruyor.

Yine de günler gelip geçiyor yarın bugün, bugün de dün oluyor. Zaman nasıl olsa işliyor. İster umutsuz ol ister olma. Ben işime bakarım diyor. Nasıl olmak istediğin senin bileceğin iş diyor. O iş pek öyle olmuyor "zamancığım" ama öyle olsun hadi :) Ama sen de haklısın. Keşke herkes senin gibi işini yapsa. Ne de güzel olurdu değil mi? 

Ne yapayım ne edeyim peki? Hiç olmassa bir şeyler izleyeyim dedim. Uzaktan da olsa.🥲​ Tabii izlenebilir  bütün güzellikler tüketildiğinden yine gerisin geriye döndük. Belki de sadece eskilerden bir şeyler izlemek istemiş de olabilirim. Bilemiyorum :) Ama bu bir hastalıkmış da ha, onu da söylemiş olayım yine. Bir ara böyle bir şeyler okumuştum :)

Her neyse. Açmam gerekeni biliyordum en azından. Bilenler bilir. Netflix'in kendi bünyesinde çıkardığı ilk yapım House of Cards idi. Kevin Spacey başrolünde olmak üzere 2013 yılında ilk sezonu yayınlanmıştı. Toplamda 6 sezonluk çok güzel bir işti. Son sezonu saymazsak tabii :) Her neyse, spoiler de vermeden şöyle bir kabaca değineyim ben yine. Dizi politik ve drama eksenli bir yapım. Tabii bu korkutmasın sizi. Bağımlılık yapan türden bir politik :) Siyasi entrikalar, çekişmeler, kapalı kapılar arıdında yapılan planlar, hesaplaşmalar... Ooo, daha niceleri. Milletvekilleri, eyalet valilikleri ve başkanlığa giden o süreçler falan. Çok uzun soluklu ama sizi kendi içine mutlaka çeken bir yapım. Tabii açtım hemen bir iki bölümünü tekrardan izledim. Yalan mı söyleyelim? Hemen ağzımızın suyu aktı tabii.🥲​ Kemal Sunal'ın cama ekmek bandığı gibi ekmeğimizi bandık :) Vay anasını vay neler neler de varmış dedik. İşte öncesinde de dediğim gibi uzaktan da olsa izleye durduk. Ama özlemişim de. Önümüzdeki birkaç gün yine izlemeye devam edeceğim sanırım. Çift dikiş olsun :) İzlemenizi tavsiye eder miyim peki? Kesinlikle ederim. Tür konusunda uzak değilseniz mutlaka seversiniz. Resmi yayın platformu Netflix ama pek çok yerde de rahatlıkla bulunabilir. İzlemek isteyenlere şimdiden keyifli seyirler dilerim.😇​

House of Cards'dan bir görüntü. Claire Underwood

Bu kadını seviyorum. Rolünün hakkını veriyor. Hani bazı karakterler olur ya, onsuz o yapımı düşünemezsin. Sanki bunun için biçilmiş kaftandır. İşte Claire Underwood'da kesinlikle onlardan birisi.

House of Cards'dan bir başka görüntü. Frank Underwood

Tabii Kevin Spacaey'in de hakkını yemek olmaz. Harika bir karakter. Frank'i daha iyi kesinlikle bir başkası oynayamazdı.

Daha bitmedi bu arada. Hemen bir yere gitmeyin :) Bir tek House of Cards kesmezdi beni tabii. Yine eskilerden peşi sıra açtık bir şeyler. Bunu işte pek bilemeyebilirsiniz ama ben hemen söylemiş olayım. Showtime yapımı Billions. Yine bu da drama ama işin için de hukuk da var. 

Spoiler vermeden yine buna da biraz değinmiş olayım. Temelde iki karakterimiz var. Bir tanesi federal başsavcı da olan Chuck  Rhoades, diğeri ise bir yatırım şirketi sahibi olan Bobby Axelrold. Peki olay nedir necidir? Şöyle ki hani borsalarda birtakım duyumlardan hareketle haksız kazanç elde edilir ya. İçeriden bilgi... Suçtur tabii bu. İşte başsavcımız, Bobby'nin de bu şekilde bir haksız kazanç elde ederek suç işlediğini düşünmektedir. Aslında tam düşünmektedir demek ilk etap için pek doğru olmayabilir ama dizi süresince olay buna evriliyor. Öte yandan başsavcımızın karısının Bobby'nin yatırım şirketinde psikolojik danışman olarak çalışması da ayrı bir renk dizide :) İşin drama yönü biraz da buradan.

Billions dizisinden bir görüntü. Bobby ve Chuck

Farklı farklı kareler ile de bir izlenim oluşturmaya devam edelim yine :)

Billions dizisinden bir başka görüntü. Chuck ve Wendy.
Burada olay neydi unuttum ama bunların atışması bile zevkli gelirdi bana :)

Billions dizisinden bir başka görüntü daha. Chuck ve Wendy
Yine tam hatırlamıyorum ama Chuck burada kesin bir kabahat işlemişti. Nitekim Wendy ablamız pek hoş bakmıyor :) Ama şunu da söylemek gerek ki bu dünyada mutluluğun sırrını arıyorsan karını dinleyeceksin. Tabii ben bekarım ama bence böyledir ya. Öyle gibi geliyor nedense.🙂​ Neyse zamanla öğreniriz ya da öğretirler :)

Billions dizisinde bir görüntü daha. Wendy ve Chuck
Bu da son kare olsun artık :) Dizi tabii 7 sezon olunca yaşlanıyor hâliyle karakterlerde. Peki dizi nasıldır, izlenmesini tavsiye eder misiniz? Bence kesinlikle izlenir. Özellikle ilk beş sezonu çok güzeldir. Son iki sezon biraz zayıf kalıyor. Yine de fena değil tabii. Hukuk seviyorsanız zaten kesinlikle izleyin. Ben Amarikan hukuk sistemini her zaman sevmişimdir o nedenle benim çok ilgimi çeken bir dizi olmuştu.

Ha tabii dizide renkli bazı farklı sahneler de var. Ama inanın ki onlar da öylesine konmak için yazılmış çizilmiş sahneler değil. Totalde yine bir amaca hizmet ediyor. Dizi dram türünde bir keresinde. Onun da altını beslemek gerekiyor. O dediğim renkli sahnelerde onun bir sonucu. Hoş, ben özgürlüklere de çok düşkün bir insanım onu da söylemiş olayım yine. Yadsımam yani dizinin o kısımlarını. Her neyse sonuç olarak izlenilebilir uzun soluklu güzel bir dizidir. Şu an için resmi yayın platformu TOD olmakla birlikte yine her yerde kolaylıkla bulunabilir. Her iki dizinin de Türkçe dublaj seçenekleri mevcut. Şimdiden keyifli seyirler dilerim.😇

İşte hayat böyle. Bazen politik bazen hukuk. Uzaktan izleyerek iç çekerek ve nice düşüncelerle. Bazen umut bazen umutsuzluk. Çoğu zamanda  bu ikililiğin acımasız gerçekliği. Her neyse. Sevdiğim bir hocamın da söylediği üzere, kendinize popüler davranın. Sevgiyle, hoşça kalın...😇

Hayattan Sohbet

Nasip Kısmet İşleri

Aslında böyle şeyleri kendi içimde yaşamayı daha çok severim ama yazmak bazı zamanlar gerçekten iyi hissettiriyor. O nedenle yazmanın en iyisi olduğu kanaatine vardım.

Bugün pek neşeli olduğum söylenemez açıkçası. Aslında gün fena başlamamıştı. Ama işte nasıl ilerlediği ve bittiği daha da önemli sanırım. Peki ne oldu da böyle olmuştu? Bir süredir -ki hatırı sayılır bir süre- üzerinde çalıştığımız bir proje vardı. Nedir, necidir kısmı pek önem ifade etmiyor. O nedenle sadece proje şeklinde bahsetmek en uygunu. Bu proje fikri ve düşüncesinin bana ilk geldiği zamanlara gidiyorum. Henüz konuyla ilgili ne bir tecrübem ne de bir bilgim vardı. Kısmen çekindiğim ve acaba sonunu getirebilir miyim diye düşünceler de sıklıkla beni meşgul etmekteydi. Ama neyse ki hocamın desteği, yönlendirmeleri ve benim de bunları takip etmemle birlikte birçok sorunu geride bırakmıştım. Yapılabilirdi ve yaptık da.

Süreç genel manada iki şekilde ilerliyordu. Birinci kısım benim yetkinlik kazanmam üzerineydi ki bu konuda hocama ne kadar teşekkür etsem sanırım az gelir. Var olsun... İkinci kısım ise projenin kendi ayakları üzerinde durması idi. Bu da yine en başta hocamın katkıları ile güzel bir noktaya varmıştı.

Sürecin yorucu kısımları yok değildi. Sonuçta bir dizi izleme ya da oyun oynamak gibi değildi. Ama tutku ve ilgi olunca her anından da büyük bir keyif duyduğumu inkâr edemem. Ne var ki hayat her zaman beklentilerimiz doğrultusunda ilerlemiyor. Bugün olan da buydu. Çünkü çokça uzun bir bekleyişin ardından sonuçlar ilan edilmişti ve maalesef kabul almamıştı.

Üzüldüm mü? Kesinlikle. Kim üzülmez ki? Ama işte dediğim gibi bazı şeyler de nasip kısmet işi. Olmayınca olmuyor. Elden ne gelir? Tabii keşke reddedilme gerekçesi de sunulsaydı ama ne yapalım? Ona da gerek duymamışlar işte.

Yine de tüm bunlara büsbütün karamsar yaklaşmıyorum tabii. Sonuçta hayat her zaman istediklerimizi istediğimiz şekillerde bize sunmayacak. Bunu öğrenmek bunu bilmek de bir deneyim, bir kazanımdır. Hatta bunu öğrenerek deneyimlemek sonrası için belki de çok daha iyi. Kim bilir? Ya da belki de bu kendimi teselli ediş şeklimdir. Bilemiyorum.

İşte böyle. Yine de mücadeleye devam. Başka pek bir yol da yok zaten. Bugün böyle geldi geçti. Yarının daha güzel bir gün olması dileğiyle... 

 

Blogger Sohbet

Zaman Kapsülleri

Son haftalarda izlediğim bir dizi vardı. Daha önce de bahsini açmıştım ve bir ara onun için de bir inceleme yazısı yazabilirim demiştim. İsmi From idi. Hatırladınız belki? İşte bu yazı o dizinin bir incelemesi değil. :) E o zaman niye bu konuya girdin be çocuk değil mi?🥲​ Anlatayım.

Aslında şu an üzerinde duracağım konuyla dizinin uzaktan yakından hiç alakası yok. Dizideki sadece bir sahne, hatta belki zaman zaman tekrarlanan bir sahne önemli diyebileceğimiz tek kısım. Nedir o peki? Şöyle ki dizide şişe ağacı diye bir şey kurgulanmış. Hemen fotoğraf ile de göstermiş olalım.

From dizisi şişe ağacının bir görüntüsü
Böyle bir ağaçtan bashediyoruz. Bir başka açıdan da yine sunmuş olalım. 

From dizisi şişe ağacı önünde Tabitha ile Victor
Gözünüzde canlandı diye düşünüyorum. Hoş canlanması mı kaldı göstermiş de olduk ama hadi öyle diyelim yine :) Ağaçlarla ilgili henüz pek bir bilgimiz yok hikâyede. Çözülmeyi bekleyen nice gizemden sadece bir tanesi. Tek bildiğimiz üzerindeki şişelerin içinde bazı rakamların ve sayıların yazdığı kâğıtlar olması. İş dönüp dolaşıp müzikaliteye geliyor orası ayrı. Ama ben bu sahneleri izlediğimde ve daha önceleri izlediğim diğer bazı fimler hatırıma gelince bir fitil yandı.
 
Çok klasiktir, bir ıssız adaya düştüğünüzde bir şişenin içine bir not yazarsınız ve günün birinde birinin onu okumasını ve sizi oradan çekip kurtarmasını dilersiniz. Çoğu zaman beyhude bir çaba da olsa insan zor anlarda böyle şeylere sığınmayı seviyor. Belki daha basit bir nedeni de olabilir. Sadece umut.
 
Sonra düşündüm, ıssız bir adaya düşmeden de bu yapılabilir miydi acaba? Birilerine, kim bilir ne zaman ulaşacak bir yazı bir mesaj. Peşinen söylemiş olayım ıssız bir adaya falan böyle eksantrik şeyleri yapabilmek için düşemem dostlarım. Kurda kuşa yem oluruz hiç gerek yok :) Ama böyle de bir istek var. Ne yapacağız? :) O zaman bir yoluna bakacağız. 
 
Geleceğe bir mesaj bırakma fikri bana çok hoş geliyor. Ama bundan daha güzeli birilerinin de onu günün birinde okuması ihtimali sanırım. Bu kesinlikle isteyeceğim bir şey. Ve sadece eylemi yapan olarak değil, eylemden etkilenen kişi olma fikri de çok cazibeli geliyor. Sonuç olarak her ikisine de tamamız.
 
İşte bu amaçlar ve ilgili yerlerde açıkladığım diğer nedenlerle bugün bir yeniliği daha bloguma entegre ettim: Zaman Kapsülleri. 
 
Nedir, ne işe yarar bunlar peki? Hemen anlatayım. Sistem çok basit. Bir hikâyen, bir anın, bir tavsiyen, bir iç döküşün ve belki de sadece öylesine bir notun... İşte bu ve çok daha fazlasıyla o an içinden geldiği gibi yazıyorsun. Yazarken pek çok nedenin olabilir. Bunlar hep sen de saklı. Mesajını yazıyorsun ve gönderiyorsun. Spam olmaması adına ben ufak bir kontrolden geçirip veri tabanına alıyorum. Sonrası en güzeli. Günün birinde belki bundan yıllar yıllar sonra bir okur senin yazdığın satırları okuyor ve belki ona hiç anlayamayacağın şekillerde bir yardımın oluyor. Başka bir ifadeyle ona dokunuyorsun.
 
Gelelim işin diğer boyutuna. Girdin bloga yazılar arasında geziyorsun. Hepsini okumuşsundur ve keyfiyetten geziyorsundur umarım ey benim değerli okurum :) Neyse ev sahibi olabilirim ama yorumlar bana da deplasman. Uslu olalım :) İşte geziyorsun ve canın sıkıldı. Diyorsun ki buralardan kimler geldi geçti, kimler neleri neleri bıraktı? Kapsülleri açıyorsun hemen ve rastgele önüne geçmişten bugünkü sana ve bizlere yazılmış mesajları okuyorsun. İçinde nice yaşanmaşlıklar var belki de. Bilemiyoruz. Ama birileri de belki senin hayatına dokunuyordur. kim bilebilir?
 
İşte böyle blogdaşlarım. Bugün günümün bir kısmı bu sistemi kurmakla geçti. Şu an sidebardan Zaman Kapsülü ögesinden buraya erişebilirsiniz. Ha tabii siz ilklerdensiniz. Şu an yazacağınız yazılar ilk başta pek bir gizemli falan hissiyat vermeyebilir. Ama bu da şarap gibi bir şey sanırım. Yıllandıkça daha da bir değerlenecek. O zaman sen de bir kapsül bırak ey benim değerli okurum, blogdaşım. Haydi. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇 
Blogger Sohbet

Rahatlığın Batması Konulu İşler

Son birkaç gün oldukça yorucuydu. Özellikle pazartesileri bambaşka bir olay zaten :) Ama onu geride bırakmanın verdiği rahatlığı da inkâr edemem şimdi :) Her neyse günler geçip gidiyor ve insan bir noktada dönüp arkasına baktığında bir şeyleri iyi olsun kötü olsun yine de görmek istiyor. Mümkünse iyi olarak elbet :) Tabii rahatlığın da batmış olması pek mümkün. Hangisi daha muhtemel ben de bilemedim şimdi.🥲​

Ama böyle dediğimi de bakmayın yine siz. Aslında her zaman bir kısa vade için bir de yaparız ya bir gün dediklerim için bir köşe, zihnimde her daim duruyor. İşte son günlerde bloguma eklediğim ve yaptığım değişiklikler de yaparız ya bir gün dediklerimdendi :)

Edebiyat ve sinema çok önem verdiğim şeylerden sadece ikisi. O nedenle bunları da her daim blogum ile bütünleştirmeyi amaçladım ve amaçlıyorum da. Hâlihazırda blogumda çalışan bir kütüphane arşivi sistemi zaten vardı. Ama bazı konularda eksiklikleri de yok değildi. Önce ona alfabetik sıralama fonksiyonunu ekledim. Küçük bir şey ama yine de kullanışlı bir işlevdi. Asıl önemli olan ve şu birkaç gün içinde beni oldukça yoran şey ise sinema sistemini bloguma entegre etmek idi.

Kütüphane işi görece basitti. Nitekim Goodread'i aktif olarak kullandığımdan dolayı işin veri kısmında hiçbir zorluk yaşamamıştım. Tasarım ve fonksiyonellik geriye kalıyordu ki onlar da nasıl olsa çözülebiliyordu. Ama sinema olayı bambaşka bir şey. Önce IMDB ile bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Aynen, onlar da zaten dünden hazır beni bekliyorlardı :) Verdiler mi? Tabii ki vermediler.🥲​ Çok uğraştım ama istediğim sonucu bir türlü alamadım. Bunu anladığımda birkaç şeyi de anlamak durumunda kaldım hemen. Ya bu işi rafa kaldıracaktım ya da çok meşakkatli bir işe adım atacaktım. Rahatlık batıyor olacak ki hangi yolu seçtiğimi söylememe gerek yok :)

Veriyi kendim oluşturmam gerekiyordu ki bakıldığında aslında en zor olan kısım buydu. Bir filmin ya da bir dizinin çok fazla değişkeni var. İsmi, posteri, bağlantısı, sezon bilgisi, bölüm bilgisi, yönetmeni, türü, izleme durumu, derecelendirmesi... Yoruldum.🥲​ Daha bu liste gider de gider. Elbette daha azıyla bir şeyler yapabilmek de mümkündü ama o da beni tatmin etmezdi. Tabii girdik bir kere bu işe, bitirmeden de olmaz. Verileri yavaş yavaş oluşturmaya başladım, Google Script ile entagrasyonunu da sağladım. Bundan sonrası artık işin tasarım ve fonksiyonellik kısmı idi. Neyse ki artık yapay zekâ gibi bir nimetimiz var ki bana oldukça yardımları dokundu. Ve sonuç harikaydı.😊 Tabii ortalama üç günümü muhtelif zamanlarda olacak şekilde buna ayırmam gerekmişti. Yine de buna değdiği düşüncesindeyim.

Ciltli Kediler sinema arşivi sistemine ait bir görüntü

Belki birkaç işlev daha eklenebilirdi ama artık onlar da başka bir zamana diyelim :)
Ciltli Kediler sinema arşivi sistemi ızgara stil görünümüne ait bir görüntü

İşte böyleydi. Şu birkaç gün oldukça yorulmuştum ama sanırım değdi. Zihnimin yaparız ya bir gün köşesinde daha çokça şey var ama biraz daha bekleyecekler artık :) Ya yine de belli olmaz ama şimdi. Ben de bilmiyorum. Off, kararsız ruh hâlimin beni oradan oraya süreklemesi... Bazı zamanlar dört, beş ve belki çok daha fazla şeyi aynı anda yapmayı istiyorum. Kitap okurken de öyle. Birini başlar başlamaz daha bitmeden hemen diğerine başlama isteği geliveriyor. 

Şu bir haftalık zaman diliminde ayrıca From diye bir diziye de sarmış durumdayım :) Yeni bölümleri haftalık olarak veriyorlar ama meraktan da yerimde duramıyorum. Bir ara belki onunla ilgili de bir yazı yayınlayabilirim. Bakalım :)

Böyle geçip giden günlerdi işte blogdaşlarım. Keşke hayatımız hep böyle tatlı yorgunluklar ile geçse ama o da her zaman pek mümkün olmuyor. Misal izlediğim binlerce dizi ve filmi değişkenleriyle beraber veri tabınına işlemem gerektiği gerçeği aklıma geldikçe ürperiyorum :) Peyderpey yapacağız bir şeyler. Bakalım artık. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇

Öylesine Sohbet

Çöktü Yine Bir Kasvet: Kenopsia

Ara sıra yaşadığım bir duygu hâli durumu vardı. Her zaman olan bir şey değil. Ama bugün yine bir anlığına onu hissettim. Biraz düşündüm. Bunu sadece benim hissedebiliyor olmam pek mümkün gelmedi. İyi ama ben ne hissetmiştim? Sanırım önce bunu açıklamak daha doğru olacak. Bazı zamanlar internette keşif yapmayı seviyorum. Bugün de onlardan biriydi. Şöyle o blog benim şu blog senin derken gezmişim de gezmişim :) Birkaç blog geldi önüme. Şöyle bir baktım. Pek inceleyebilme fırsatım olmadı. Ama zaten bunlar da önemli olan kısımlar değildi. Peki ne idi benim dikkatimi çeken ve bu duygu durumu hâline sevk eden şey?

Son gönderiye baktım. Sene 2017, aylardan hangisiydi hatırlamıyorum bile. İşte tam o an hissettiğim ama açıklamakta güçlük çektiğim bu duygu hâli durumu kendini gösterdi. Bir ağırlık çöktü ki içime anlatamam. Aslında düşününce bu durum neden beni ilgilendirsin ki? Tanımam, etmem. Bir ilişkim ya da bağım da yok. Ama öyle değil işte. Olmuyor. En azından ben kendimde yapamıyorum. Düşünmeden edemiyorum. Sorular soruları onlar da bambaşka soruları çağırıyor. Cevaplara sahip olmak tatmin eder miydi onu da bilmiyorum. Ama sanırım cevaplar da pek önemli değil.

Düşünüyorum. Tam tamına dokuz koca sene geçmiş. O günden bugüne dek tek bir şey bile ne yazılmış ne çizilmiş. Ne oldu, niçin oldu da artık yeni yazılar yok? Başına bir şey mi geldi, hayatında bir şey mi değişti, yoksa artık sadece yazmak mı istemiyor? Hiç birisini bilmiyorum. Bilsem ne yazar? Bu olan durumu değiştirmiyor ki. Yine de bir kırılma anı olduğunu biliyorum. Mutlaka bir şey oldu. Evet, bugüne kadar yazıyordum ama dur artık yazmıyorum demedi. Ama domino taşı gibi birbirini tetikleyerek bu noktaya getiren bir şey de mutlaka oldu. O neydi peki? İşte bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Daha önce de dediğim gibi bunu bir tek benim hissedebilmiş olmam pek mümkün değildi. Hemen hemen hepimiz bunu yaşamışızdır. O zaman birileri buna bir ad koymuştur mutlaka dedim. Önce Google amcaya biraz sorup soruşturdum. Pek bir şey bulamadı tabii :) Ya da belki de ben pek doğru anlatamadım :) Bu sefer Gemini amcaya sordum ben de. Hemencecik buldu. Baktım, kenopsia diye bir şey demişler buna. Kim demiş, nerede demiş diye göz attım hemen. John Koenig diye bir adam, The Dictionary of Obscure Sorrows diye bir yerde tanımlamış bunu. Sanırım böyle henüz tanımlanmamış şeylere bir alternatif oluşturma gibi bir şey mi neymiş. Gemini amcanın bana söylediği kadarıyla da anlamı, "Normalde insanlarla dolup taşan, cıvıl cıvıl olması gereken bir yerin terk edilmiş, loş ve sessiz kalmasının yarattığı o ürpertici, hüzünlü ve nostaljik boşluk hissidir." mi ne imiş. Artık ne kadar karşılıyorsa.

İşte böyleydi. Ara sıra olur bana böyle şeyler. Bir de şunu düşündüm ama hemen sonrasında. Başkasına olan sana olmaz mı? Bizim de belki başkalarına yaşatacağımız Kenopsia'mız olur muydu acaba? Sonra tekrar düşündüm ve olmuştu gerçekten. İlk kez burada blog yazmıyordum. Benim de bıraktığım zamanlar olmuştu. Benim nedenlerim daha basitti tabii: Çocuktum. Onu saymayalım lütfen🥲 Ama yazın ve yazalım blogdaşlarım. İnsanlara kenopsialar yaşatmayalım. Hadi bakalım. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇

Öylesine Sohbet

Algoritmalara Kış Kış

Bana sorsalar şu hayatta en önem verdiğin şey nedir diye? Önce sağlık sonra zaman derim sanırım. Bunlardan her ikisi de bazı açılardan bizim kontrolümüzde olan şeyler olsa da zamanın ipleri tam anlamıyla biz de. En azından büyük ölçüde. Ama insanlık olarak o ipleri vereli biraz oluyor. Buna da şekilli şukullu bir isim vermişler. Algoritma

Tabii bu benim bağdaştırmam, hatta belki de biraz uzak şekilden. Yine de ilişkili olduğu düşüncesindeyim. O nedenle dilimin döndüğünce anlatmak niyetindeyim. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki kimseye zamanını ne şekilde kullanacağını ve değerlendireceğini söyleyemeyiz. Buna kimsenin ne hakkı ne de lafı olabilir. Mesele şu ki o zaman, biz istediğimiz için mi öyle şekilleniyor, yoksa birileri mi öyle istediği için? İşte asıl mesele bu. Farklı açılardan farklı cevaplar elbette verilebilir. Verilemez değil. Ama çoğu durumda bizim istediğimiz için olmadığı da aşikâr.

En bilinenlerden başlayayım: Instagram, Youtube, Facebook ve Twitter. Hepsi olmasa dahi bazılarıyla kuşkusuz zaman geçiriyoruz. Peki ne kadarında kontrol biz de? İlgiyle bir Youtube kanalını takip ediyorsun değil mi? Ne de güzel. Sevdiğimiz şeylere zaman ayırmalı, onları ortaya koymak için çaba verenleri desteklemeli. Bunlar çok yerinde işler. Ama o sağ kenardakilere ne demeli? Onları kim neye göre ortaya koydu? İşte algoritma. Ama bu algoritma da nereden çıktı? Gerçekten bizi bizden daha iyi tanıyabilir mi ki? Kesinlikle tanır. Bundan yana şüphemiz olmasın (: O zaman sorun ne ki? İşte sorun da bu. Seni çok iyi biliyor ve seni kendi istediği için yönlendirmekten yana bir sorunu yok. Biz istediğimizden değil, o istediği için şekilleniyor bazı şeyler. Ne fark eder ki? Çok eder. Seni yavaşa yavaş kendi istediği şekle sokar. Sen farkına bile varamazsın. Bazen daha amatörce de olabilir. Ben buraya nasıl geldim dersin? Arada öyle bir yoklar, oltayı atar oltayı. Yersin de yeriz de. Bir de bakmışsın ki oradan oraya sürüklenip durmuşsun. Ben yaptım, ben ettim ve ben izledim sanırsın. Heeeytttt. Keşke öyle olsa.

Gelelim o ilk noktaya. Buraya nasıl geldik? Sarı öküzü nerede verdik? İşte o ipleri vermeyecektik. Orada yanlış yaptık. Bir alan, bir ihtimal verdik. Onlar da bunu kullandı. Geçip giden an geri gelmiyor. Zamanımız çok değerli. Onun kontrolü her anlamda bizim elimizde olmalı. Zamanımızın kontrolü ve içeriğini sadece biz belirleyebilmeliyiz. Birileri istediği için değil.

Peki bunun bir yolu yok mu? Bu algoritamalardan nasıl yakamızı kurtarırız? Her zaman kurtarabilmek mümkün mü? Buna kısmen evet diyebilirim. Çok eski ama hâlen geçerli bir teknoloji var. Adı da RSS. Burada RSS ile ilgili çok daha detaylı tanımlar ve açıklamalar yapabilmek elbette mümkün. Ama en basit şekliyle sadece sizin istediğinizi siz istediğiniz için size ulaştıran teknoloji olarak bilebilirsiniz. Yani size haberdar eder. Bunu sevebilir misin, şunu da izlesen fena olmaz, bak buna mutlaka bakmalısın gibi şeyler RSS'te olmaz. Size saygı duyar saygı. Peki niye kısmen dedim? Çünkü RSS'i kullanabilmek için içerik üretenin bunu sizinle paylaşması gerekir. İşte her zaman da bunu vermezler. Bazen açıktan değil gizliden verirler bazen de hiç vermezler. Instagram ve Twitter vermez. Youtube dolaylı yoldan vermeye devam etmekte. Tabii biz bunlar üzerinden gittik ama RSS her şeye uygulanabilir. Bir haber sayfası bir teknoloji sayfası ve hatta en önemlisi ve en güzeli bir blog dahi. Birkaçı için kısa açıklamalar ve görseller ile desteklemenin faydalı olacağı düşüncesindeyim.

Önce sistemin çalışma yapısını anlatmaka başlamış olalım. RSS temelde iki şeyden oluşur. Birincisi içerik üreticisinin sunduğu RSS Akış Bağlantısı, ikincisi ise bu RSS bağlantısı çözümleyecek bir RSS Okuyucusu.

Youtube için kısaca anlatayım. Bize tek lazım olan şey takip etmek ve haberdar olmak istediğimiz kanalın ID'si. Kanalın ana sayfasında sağ tık yaparak "Sayfa kaynağını Görüntüle" dememiz gerekir. Ctrl +F kombinasyonu ile "externalId" kelimesi aratılır. Hemen iki noktadan sonra tırnak ile belirtilmiş alanın içerisinde bir dizi rakam ve harftan oluşan bir kısım bulunur. İşte bu ilgili kanalın ID'si olmuş olur. Bunu bir köşeye not edelim. Şimdi RSS Akış Bağlantımızı üretelim.

https://www.youtube.com/feeds/videos.xml?channel_id=

Yukarıda vermiş olduğum şekilde bir kalıbımız var. Not ettiğimiz ID'yi hemen sonuna bitişik şekilde eklediğimizde artık ilgili kanalın RSS Akış Bağlantısına sahip olmuş oluruz. Bir sonraki adım çok daha basit. Bu bağlantıyı tercih ettiğimiz bir RSS Okuyucusuna girmek kalıyor sadece. Ben NewsFlasher kullanıyorum. Fluent Reader veya kendi tercihinize uygun başka alternatifler de kullanılabilir.

RSS Okuyucusuna RSS Akış Bağlantısının eklenmesi

Görüldüğü üzere RSS Okuycusu içerisinden çok basit bir şekilde bağlantımız ekleniyor. Bağlantının eklenmesiyle beraber ilgili ana kaynakta yeni bir şey yayınlandıkça RSS Okuyucunuza da düşmüş olacak.

RSS Okuyucusu Ana Sayfasından Bir örnek

Yukarıda da görüldüğü üzere sol panelde eklediğiniz kaynaklar, orta panelde bağlantılar ve sağ panelde de okuma penceresi.

RSS Okuyucusu Arayüzü

RSS Okuyucusu elbette daha kapsamlı incelenebilir ama bugünün gündemi o değil. Temelde çalışma şekli ve işleyişi bu kadar. Blogger ve Wordpress için de RSS Akış Bağlantısı temin etmeyi kısaca açıklayayım. Öncelikle Wordpress için söylemiş olalım. Takip etmek istediğiniz Wordpress sayfasının URL'ni kopyalayın ve hemen yanına /feed/ ögesini ekleyin. Hepsi bu kadar. Benim de takip ettiğim ve tavsiye de edebileceğim sayfaların birisinden örnek vermek gerekirse şu şekilde https://konserveruhlar.wordpress.com/feed/ bir yapıda olması gerekiyor.

Blogger için de çok basit. Takip etmek istediğiniz blogun URL kısmının sonuna feeds/posts/default?alt=rss yapısını eklemek gerek. Hepsi bu kadar. Bunu da takip ettiğim ve yine tavsiye edebileceğim bir blog üzerinden örnek vermek gerekirse şu şekilde https://kitaptakisessizharf.blogspot.com/feeds/posts/default?alt=rss bir yapıda olması gerekir.

RSS'i destekleyen platformlarda çoğu zaman bunları sizler için hazır şekilde sunmuş olurlar. Bazı durumlarda da bizim yaptığımız gibi ufak dokunuşlar gerekmekte. Bazı platformlar da bahsettiğim üzere buna destek vermezler. Üçüncü taraf araçlarla onlar da mümkün olmakla birlikte şu an için o kısımlara hiç girmeyeceğim.

İşin teknik kısımlarını bir yana koyacak olursak asıl noktaya tekrar gelelim. Zamanın kontrolü her ne şekilde olursa olsun biz de olması gerektiğini düşünmekteyim. Bu gayemizde önümüzdeki en büyük engel ise şüphesiz algoritmalar. Bize neyi okumamız, izlememiz gerektiğini söyleyememeleri için neyi nasıl yapacağımıza sadece biz karar vermeliyiz. Bunun için de RSS teknolojisinden sonuna kadar faydalanılması gerektiği kanaatindeyim. Umarım az da olsa bir katkı sunabilmişimdir. Benim RSS Akış bağlantıma da Sidebar'dan ulaşabilirsiniz. (: Güzel bir gün geçirmeniz dileğiyle. Sevgiyle ve hoşça kalın.😇

Denemeler Güncellemeler

Denemeler: Nostalji

Nostalji. Çok bilindik geliyor değil mi? Fakat değil. Bazen bazı kelimeleri ve kavramları tanımlamak lazım gelir. Ama ne var ki ne kadar tanımlamak isterseniz isteyin bir şeylerin eksik olduğunu hissedersiniz. Hiç şüphesiz nostalji de bunlardan birisi olarak söylenebilir. TDK, "Geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi; geçmişseverlik, gündedün" diye tanımlamış. Elbette yanlıştır da demek doğru olmaz. Ama işte kelimenin ya da kavramın biz de ne hissettirdiği, nelere götürdüğü ve neleri düşündürdüğünü bilmek sanırım en önemlisi. O yüzdendir ki bazı şeylerin bir standardı yoktur, o yüzdendir ki bazı şeyler siyah ve beyaz değildir. Herkesin nostaljisi de aynı değildir. Olamaz da. Olmasın da zaten. Tabii keşke olsaydı da diyor insan zaman zaman. Ne kolay olurdu değil mi? Hemencecik o yokluğunu hissettiklerimize dönmek. Ama olsun. Böylesi daha güzel yine de.

Bunları düşünürken kendime şunu sordum: "Peki benim nostaljim ne?" Belki de nostaljilerim demeli tabii. Sonuçta birden fazla da olabilir. Nostaljilerim. Ne de güzel kelimesin sen öyle. Özlem duyacak ne de çok şey yaşamış ve geçirmişim. Ya hiç nostalji duyacak bir yaşanmışlığım olmasaydı? O zaman nasıl olurdu? Cevaplaması oldukça zor. İyi ki cevaplamak zorunda da değilim. Çünkü benim nostaljilerim var.

Peki hep mi vardı bu nostaljilerimiz? Ne zaman oldu? Biz ne zaman farkına vardık? Çok çok öncelerinde var mıydı? Çocuk iken de nostalji olur muydu? Hiç hatırıma gelmiyor. Belki de unuttuk. Kim bilir. Ama şu anı biliyorum. En azından bunda bir şüphe yok. Belki hepsinin eksikliğini gidermek de pek mümkün görünmüyor. Ama en azından bazıları için bir şeyler yapılabilir sanki.

Kendimi bildim bileli yazmak beni hep mutlu etmiştir. Yazmak gerçekten de çok güzel bir şey. Benim nostaljilerimden birisi de sanırım bu. Ama çoğu şey zamanla evrimleşir, zamanla yeniden şekillenir. Yazmanın özü aynı olsa da şekli ve sunuşu hiç şüphesiz değişti. İşte ben ona özlem duyanlardanım. Ve eminim ki benimle aynı nostaljiyi de paylaşanlar olacaktır. Eskilere gidiyorum. On üç belki on dört yaşlarına. İlk blogumu o zamanlarda yayına almıştım. Ne güzel zamanlardı. Sosyal medya hayatımıza böylesine ileşmemişti henüz. Duygular ve fikirler değerliydi. Sonraları bozuldu bazı şeyler. Belki hızlıca olmadı ama fark edemedik de. İşte şimdideyiz. 

Bazı nostaljiler vardır ki imkânsız olanlardandır. Ne yaparsan yap onun eksikliğini gideremezsin. Çok uğraşırsın ama bir yere kadar. Olmaz. Benimki hangisiydi peki? Evet, bazı şeyler değişti. Bunu kabul etmek de son derece önemli. Ama imkânsız da değil gibi. Bir şeyler yapılabilir sanki ve yaptım da. 

Blogculuk çok değişti ama eskiye de kapı henüz tam kapanmadı. Hâlen bir şeyler yapılabilir ve az da olsa o günleri yâd edebilmek mümkün. Ben de öyle yaptım. Neden yazılarımı bir de eskiye göre yayınlamıyorum dedim. Neden bir kopyası olmasındı? Olsun. Belki kimsecikler bilemeyecek belki de bakıp geçecekti. Ama yazarken işte tam o zaman, az da olsa geçmişin özlemini giderebilecektim. Az da olsa mutlu olacaktım.

---